Yaşam Büfesinde “Sempatik İkmâl”

“… Kamuda tıkanmaya başlamıştım (seksenli yılların başları). Gönen yollarında Gazanfer Bilge‘den Kamil Koç‘a bile terfi edememiştim. Otobüsle Balıkesir-Gönen’e erişsem de bana yine araç gerekiyordu. Ya Balıkesir Zirai Donatım’a; ya Gönen İlçe Müdürlüğü’ne veya (hatta zaman zaman) Gönen-Tahirova (Alman) Çiftliği Müdürü’ne başvuruyordum (sempatik ikmal arayışı). Bir keresinde çiftlik müdürü İsmail bey (Demirci) beni çeltik tarlasına götürmüştü kendi arabasıyla (sempatik ikmal) karlı bir kış gününde. Eylülden Mayıs ayına kadar her ay Gönen-Sarıköy ile Dereköy arasındaki Eski Panayır Mevkii’ne gidip Yanıklık hastalığı etmeni olan Pyricularia oryzae fungusunun “survival / overwintering / Kışı geçirme” değerlerini saptamak için örnek almam gerekiyordu doktora çalışmamda…Yıllar yılları kovaladı. Doktoram biteli altı yıl olmuştu. Kadrom gelmemişti. Hâla “asistan masistan parçası” tanımı içinde (sözde) kadro yokluğu nedeniyle son kademeye gelip tıkanmış ve maaşında terfi edememiş birinin mutsuzluğu içindeydim. Gönen’de hâla Tayyare Otel’de kalamıyordum. Alman Çiftliği’nde konaklamak için bile torpil (sempatik ikmal) aramak zorunda kalıyordum. Bu da benim zoruma gidiyordu…”

Merhaba

Bu yazımı bir önceki “Keyifli Görev” isimli yazıma tamamlayıcı olarak “Sempatik İkmal” adıyla başladım. Ancak araya sevgili İbrahim’in vefat haberi girince iki odaklı olarak, “Satışçının Mektubu” içeriği de ağırlık kazanmaya başladı yazımda. Hoşgörüle…

Dün (14.02.2025) Enstitüm (Bornova ZMAE) kuruluş yıl dönümünü kutladı. Sevgililer Günü‘ne de denk getirilen bu etkinliğe ekstra bir değer daha katmış oldu Enstitü ve Dernek (Borzemliler) yöneticileri. Katılamadım. Çeşme-Bornova-Çeşme turunu gözüm yemedi. Havalar da hâlâ ayazdı. Bir de böyle özel bir günde Nezuş’u Çeşme’de yalnız bırakmak istemedim. Kendime sorduğum soru şuydu: “Bugün hayatımın son günü olsaydı hangisini yapmak isterdim: gitmek mi, kalmak mı ?”; yanıtım kuşkusuz “kalmak” oldu. Ve dün Ildırı Köyü (şimdi mahalle oldu)ndeki balıkçı kooperatifinden aldığımız (ve kandil günü balığa yazık olmasın diye bugüne ertelediğimiz) balıklı soframızı hazırladım. Kerem’in koliyle gönderdiği Majestik de dolapta tam kıvamında soğumuştu. Aklım Bornova’da buluşan dostlarda kaldıysa da keyifli bir yemek oldu şömine sıcaklığının da katkısıyla. Yine de dernek başkanıma dedim ki “yakında blogumda Sempatik İkmal başlıklı bir yazı yazacağım ve içindeki anılarımın öyküsünde Metin Çakıcı da olacak. Çakıcı kutlama etkinliğine katılırsa lütfen bana bir fotoğrafını çekip gönderir misin, yazımda kullanayım”. Kabul etti. Fotoğraf gelmedi. Demek ki Çakıcı katılmadı. Çakıcı’yı telefonla arasam iyi olacak diyerek aradım; görüşemedim. Birgün sonra Çakıcı beni aradı. Görüştük. Etkinliğe katılamamış. Biraz sohbet ettik. Sohbetin içinde Gönen yolları, Balıkesir’de teşkilatla birlikte “kendin pişir kendin ye mangal keyfine eklenen kulağa üflenen zurna ve Allahımmm naraları” vardı. Anıların izleri detaylarıyla arşivde kalsın için inşallah bir gün Çakıcı ile buluşup yüz yüze sözleri video kaydına çeviririm. Tam bu sırada WhatsApp grup mesajlarına sevgili Tufan’dan bir haber düştü: Meslektaşım ve CINOS’taki yıllarımın ilk iki evresinde iş arkadaşım sevgili İbrahim Usupbeyli vefat etmiş; hem de haberi aldığımdan on iki gün önce (04.02.2025). Sosyal medyada ailesi ve arkadaşları tarafından paylaşılmadı bu haber; yoksa görürdüm. Kimdi İbrahim Usupbeyli ?

İbrahim Usupbeyli ve Satışçının Mektubu

Kamudan istifa edip özel sektöre geçtiğimde (01.05.1985) rahmetli İbrahim de Baykim’den ayrılıp Ciba-Geigy’e geçmişti benden kısa bir süre önce. Daha önceleri de beraber olduğumuz günler vardı İbrahim’le. Değerli dostum Aydın (Dr.A.Zümreoğlu) Japonya destekli “Akdeniz Meyve Sineği” ile biyolojik mücadele (zararlının erginlerinin erkeklerini kısırlaştırıp doğaya salma) araştırma projesini (*1) geliştirirken ekstra iş gücüne ihtiyacı oldu. Manisa Zirai Mücadele ve Zirai Karantina Müdürlüğü’nde çalışmakta olan İbrahim uzunca bir süre geçici görevle Enstitünün (Bornova ZMAEnstitüsü) bu projesinde yardımcı olarak yer aldı.

CINOS’un ilk evresinde (Ciba ve Novartis: 1985-1997) birlikte çalıştık İbrahim’le. İlk yıllarda (1985-1993) İbrahim deneyimli bir satışçı iken ben teknik danışmandım. Beraberliğimizin daha etkili olması için sekiz yılda “Satış Gücü” nden “Sahra Gücü” ne evrilmemiz merkezdeki otoritenin kuşkuları nedeniyle pek kolay olmamıştı. Çünkü satış her şey demekti ve Pazarlama henüz rüştünü ispat etmede etkili değildi. Buna rağmen İbrahim’le her zaman beraberliğimiz keyifliydi. Gölmarmara’da gecenin sabaha döndüğü geç saatlerde köy toplantısı sonrası keyfin zirvesinde kendinden geçmiş kooperatif müdürlerini arabalarımızla evlerine sağ salim teslim edişimizde; Köy Grup Teknisyeninin kayığa binip de gün boyu akşam soframız için balık avlamasında hep İbrahim’in güçlü insani ilişkileri etkili olmuştu. Çok geçmedi; ortak hedeflere bütünleşik eylemlerle ulaşmak önem kazandı. Verimli olmada “Push & Pull” beraberliğinin önemi anlaşıldı. Yine de ekibin teknik destek bölümü pastanın paylaşımında devre dışı kalıyordu. Yılların yöneticisi (Gn.Md.) sayın AÜ dan genç yönetici (Gn.Md.) TA’a gelinceye kadar “taşın sert olduğunu ve ateşin yaktığını” anlamadı satış gücüne odaklanan otorite. Alaşehir’de zamanın önemli bayilerinden Hacı (HA) ile olan dostluğu, bölgenin en büyük bayisi İzmir’deki İA ile etkili beraberliği İbrahim’in başarı grafiğinde ödüllendirilen yükselişler yaşamasına neden oldu. Aklımdaki en ciddi sıkıntılı dönemse 1994 yılı kriziyle batmaları kesin olan müşterilere yapılan yoğun promosyonlu satışların ardıllarından İbrahim’in payına düşen yüksek olumsuz rakamlardı. Benim de ilk satış yönetimi yılım olan 1994 krizinde en somut örnekleri özetle yazayım:

  • Sadece satış bütçesi hedefleri tutsun, İsviçre’ye ayıp olmasın diye, yönetimin de riskleri bilmesine rağmen ödeme gücü sıkıntılı olan bayilere yapılan ülkesel krizin öncülü olan 1993 yılı satışlarının ceremesini çekmek bana ve İbrahim’e düşmüştü. Bunlardan;
    • Ot…ak Tarım’a eşli Singapur Seyahati (ki bekar olduğu için Singapur’a anasıyla gelmişti bayi) promosyonu ile yapılan satışın çekleri alınmasına rağmen çekler karşılıksız çıkıyor ve sıkıntı katmerleşiyordu. Müşteriyi birlikte uyarıyoruz ve utanmadan müşteri aynen şöyle diyordu: “Üzülme İbrahim; şirket seni işten atarsa gel benim yanımda çalış”... Kahrolmak elde değildi.
    • Özt…ler‘in önemli miktarda açık hesabı vardı. İbrahim’le birlikte çek almaya gittim. Müşteri dedi ki “ben bu alımı yapmadım ki..” Sonra anladım ki hedef tutsun diye müşteri ağırlama gecesinde alkolün de etkisiyle şişirilmiş olan siparişini kesinleştirmeden fatura kesilmiş; satış gerçekleşmiş gibi prim de alınmış ve Adana’da alışılmış olan bu usul kriz yılında Ege’ye taşınmış ve de işin en acı tarafı ürünler depodan çıkmamış; hâlâ depomuzda duruyormuş. Bu olgu rahmetli İbrahim’i mahcup ederken beni çıldırtacak kadar kahrediyordu.
  • İbrahim’le en unutulmaz olan öykülerimden birisi de Temmuz 1994 de müdürüne (bana) yazdığı mektuptur: “Satışçının Mektubu” (*2) olarak anılarımda ve arşivimde yer alan bu mektup “Kriz Yılında Umuda Yapılan Yatırım” ya da “Seferberlik İlanının Öncülü” olarak tam bir “Başarı Öyküsü“ne kapı açmıştır.
Şubat 1994 de Gölmarmara’ya doğru yola çıkışım ödeme sorunu yaşayan bayi (OTU) ziyaretimdir. Rahmetli İbrahim mektubunda sistemin kendisini nasıl hata yapmaya ittiğini açıkca dile getirmektedir. Türkiye 1994 krizini yaşamaktadır. Ciba’da ise ise ekstra kriz vardır. Yetkisi olmadığı halde eşli yurt dışı seyahat sözü vererek yaptığı hedef üstü satışla başarılı görünen bölge müdürü istifa edip rakip firmaya transfer olunca hem bizi hem de müşteriyi bu sözün yerine getirilmesi (getirilmemesi) konusunda tehdit etmekten geri durmamaktadır; hem de istifa ettiği şirkete hafta sonunda gelip aynı yönetici masasına oturarak… (akıl alacak gibi değildi)
Üç yıllık (1993,94 ve 95) yaşanmışlıkla (PL’nun Cengaverleri / 3,5 > 7.0 >14 t.luk satışlar) gelecek yılın kestirimlerini yaparken sevgili İbrahim IQ/EQ ikilisiyle (duygu ve düşüncelerine kişisel yorumlarını da ekleyerek) görüşlerini yazıya dökmektedir.
İbrahim’in şu içten sözleri onun inancının gücünü yansıtmaktadır: “Tüm kalbimle ifade etmek istediğim şey şudur: Kaybolmuş olan çalışma şevki ve hırsımızı, şahsınızın Bölge Md. makamına gelişinizle tekrar kazandığımızı ifade etmek isterim. Sektörün bu şanssız dönemi el birliğiyle atlatacağına inancım sonsuzdur…”

Bu kadar İbrahim anısı yeter; bir kez daha rahmet dilerken arşivimdeki fotoğraflardan hazırladığım iki jpeg görselini Facebook’ta paylaştım. Burada da yer vereyim; mekanı cennet olsun.

İbrahim’e bir kez daha rahmet dileyip ikinci ve esas konuya döneyim.

Sempatik İkmal

Bu ikiliyi bir arada her nasılsa Erzurum’da yedek subayken duydum (1969/70). Sanırım akaryakıt ya da yakacak konusunda stokların yetmediği bir anda kurumların birbirlerine yardımcı olmalarıyla ilgiliydi. Duymaktan öteye uygulamak hatta yetki ve sorumluluğunda olmasa bile acil durumlarda gerçekleşmesine katkıda bulunmak Enstitü yıllarıma nasip oldu (1970-85). Bizzat yaşadığım bir örneğini de yazımın odağına yerleştireceğim.

Daha önce yazıp da çift dikişi olmasın diye, Google’a “copcu sempatik ikmal” yazıp arama yaptım ve bu başlıklı bir yazıma ulaşamasam da dipnot olarak verdiğim üç yazım öne çıkıyordu (*3). Demek ki o üç yazımda “sempatik ikmal” sözcükleri geçmiş. “Copcu” sunu çıkarıp da Google’a “sempatik ikmal” diye arama yapınca bir tek haber çıkıyor karşıma (Sempatik ikmale ihtiyaç var). Büyük oğlum Ümit yaşında Trabzonlu MK isimli gazeteci -ki kariyerine bakınca hep sağdan sağdan gitmiş ve yine dost bildiği sağdan çarpılmış- en sağcı gazetenin birisinde daha yeni tarihli bir yazıda “gözüne dizine dursun Mustafa. Bu nasıl bir nankörlüktür” diye bir habere konu olmuş. Fırdöndülerin ar damarı çatlayınca vız gelip tırıs gidiyor onca laf… Vakti zamanında rahmetli Demirel “dün dündür, bugün bugün” derken sanki “geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye” demek istiyordu. Yoksa Serdar’ın şarkısındaki gibi “binlerce dansöz yoktu o zamanlar”. Halbuki şimdi dün kara dediklerine bugün ak derken ne yüzler kızarıyor ne de burunlar uzuyor. Her neyse konuyu dağıtmayayım. Demem o ki; Google’de görebildiğim kadarıyla “sempatik ikmal” ile herhangi bir açıklama, öykü, yorum yok. Ben devam edeyim.

Üç gün önceki yazımda (https://www.copcu.com/2025/02/12/yasam-bufesinde-keyifli-gorev/) sempatik ikmalin yaşadığım en güzel örneğini öykülendirmiştim (Balkan Ülkeleri Bitki Koruma Konferansı konuklarının Enstitüde bol malzemosla (*4) ağırlanmasındaki sempatik ikmaller). Şimdi gerçek sempatik ikmal ile ilgili anı ve öyküme yer verip yazımı tamamlayacağım.

Sındırgı’da Benzincide Rehin Kalmak ve Sempatik İkmal

Yetmişli yılların ikinci yarısı olsa gerek. Ben doktora çalışmam için, “Komser Osman (EZM67OY)” domates solgunluk hastalığı ile ilgili uzmanlık çalışması için, Zeytin Zararlıları Laboratuvarı araştırıcıları ise Zeytin Sineği proje çalışmaları için araziye çıkmak istiyoruz. Ancak Enstitünün araç olanakları herbirimize ayrı araç tahsis etme olanağı yok. Arazi araçlarının kimilerini plakaları ve sürücüleriyle birlikte çok net hatırlıyorum. Örneğin

  • 078 Dodge / Çift sıralı / Mehmet Çiftçi (Konyalı Mehmet)
  • 110 Desoto / Çift sıralı / Recep Toktaş
  • 393 Chevrolet (SUV) Hasan Toka
  • … Landrover / Murat Çetin
  • … Jeep / Hüseyin Özkaracan
  • 260 Inter / Mustafa Atatoprak

Hey gidi günler hey ! Hasan ve Murat, fakülteden (EÜZF) istifa edip Enstitüye (BZMAE) gelmişlerdi. Çünkü o yıllarda enstitüdeki sendikalı işçilerin maaş ve ek olanakları biz memurlardan çok daha fazlaydı. Her neyse ! Biz şimdi üç farklı laboratuvarın araziye çıkma isteklerini tek bir araçta toplayarak tasarruf yapan otoritenin verdiği programla “asgari müşterek” bütünleşmelerle yola çıkışımızın “sempatik ikmal öyküsüne” gelelim.

Yine o yıllarda benzin ödenekleri gelince Petrol Ofisi (Türkiye Petrolleri A.O.) tarafından verilen “benzin çeklerine” dönüştürülüp seyahate çıkarken yeterli çek muhasebeden alınırdı. Benzin istasyonlarında kullanılan çeklerin dip koçanları gerekli bilgilerle doldurulup dönüşte yine muhasebeye teslim edilirdi. Arazi araçları canavar gibi benzin tüketirlerdi. Genel olarak araçların deposu dolu olarak yola çıkılırdı. Biz de öyle yaptık ve Gönen’e doğru yola revan olduk. Benzinimiz Sındırgı’ya kadar yetti. Sındırgı’da Petrol Ofisi’ne yanaştık ve depoyu doldurttuk. Ancak benzincide rehin kaldık. Çünkü hiçbirimizde benzin çeki yoktu. Araç isteğini Zeytin Zararlıları Laboratuvarı yapmıştı ve araçta ilgili laboratuvarın üç araştırıcısı da bu seyahatte vardı (Hasan Ercan, rahmetli Metin Kaya ve Metin Çakıcı). Biz (Hububat Hastalıkları Lab. dan ben ve Sebze Hastalıkları Lab.dan Osman) onlara katılmış adeta misafir araştırıcıydık. Bu nedenle bizim benzin çeki almamız söz konusu değildi. Ancak zeytinci arkadaşlar da benzin çeki almamışlar her nasıl olmuşsa… Ne yapacaktık ? Cebimizden benzin parası vermezdik. Benzince bize veresiye vermezdi. En yakın tarım teşkilatına gidip durumu anlatmaya karar verdik. Sındırgı Tarım İlçe Müdürlüğüne gittik. Tesadüf bu ya ilçe müdürü ssınıf arkadaşım rahmetli Hasan (EZM68HS) çıktı. Allah razı olsun, mekanı cennet olsun Hasan benzinciye olan borcumuzu teşkilatın benzin ödeneğinden karşıladı. Böylece yola devam ettik. Öğle yemeği sonrası Balıkesir Zirai Mücadele ve Zirai Karantina Müdürlüğünü ziyaret ettik. Müdür, değerli dostumuz, abimiz Hüseyin Hazırolan‘dı. Bizi bırakmadı. Ekibine haber verdi. Grupça (yaklaşık on kişi) mangalımızı yaktık; alkol zirve yaptı ve zurnacı herbirimizin kulağına üfledi. Bu zevk-u sefa da bir bakıma “sempatik ikmal“di. Şimdilerde kahvelerde “Yancılara” bile çay yokken elli yıl önce bir devlet memuru, ziyaretine gelen meslektaşlarını böylesi ziyafet sofralarında ağırlayabiliyordu. Her şeyin beti bereketi kaçtı. Nasıl kaçmasın; bunca kişisel hırsları için binlerce Serdar’ın oynakları varken… Bugün namuslulardan herkes daha bir mahcup kendi kabuğuna çekildi. Balıkesir’den geç vakit ayrılıp Bandırma’ya gittik. Salonunda odun sobası yanan eski hanlara benzer bir otelde (!- ki Çakıcı’ya adını sordum hatırlayamadı) hepimiz bir odada geceyi geçirdik. Zeytincilerin Erdek’te çalışmaları vardı. Proje bahçesi olan zeytinlikte gerekli tarımsal savaşım uygulaması yapılırken Çakıcı aynı bahçenin kenarındaki taş duvarı gösterip bir anısını paylaştı. Vakti zamanında Zeytin Zararlıları Lab. nın şefi rahmetli meslektaşım M.Reşat Aysu (*5) imiş ve kendileri bahçede ilaçlama yaparken Reşat bey o duvarın üstüne oturup keman çalarmış. Bu örnek de önceki yazımın konusu olan “Keyifli Görev” sözleriyle tam bir uyum göstermektedir. Onlar, Alman Ekolünün yurdumuza göç eden değerli tarımcı araştırmacıların ardılları olarak bize gerçek birer rol model oldular. Doksanlı yıllarda rahmetliyi zaman zaman Kordon’da görürdüm. Papyonuyla, her zaman şık kıyafetiyle tam bir Alsancak beyefendisi idi Reşat Bey. Mekanı cennet olsun . Şimdi biz yine “sempatik ikmal” için Erdek’ten Gönen’e doğru yola çıkalım. Zeytinciler işlerini bitirmişlerdi. Komser Osman da yol üstünde ne zaman bir domates tarlası görse örnek alıyordu. Onun belirli bir güzergahı yoktu. Ben Dereköy’deki çeltik tarlama gidecektim. Hepimizin işi tamamlandığında ikinci günün akşam üzeri olmuştu. Gönen-Tahirova Devlet Üretme Çiftliği‘ne (eski adıyla Alman Çiftliği) vardık. Müdür (İlhami Bey) beraberimizdeki Hasan Ercan‘ın sınıf arkadaşıymış. Bize mükellef bir sofra hazırladı. Böylece hem karnımız doydu hem de sırtımızı özel konukevinde sıcak bir yatak buldu. Bunların tümü “sempatik ikmal“di. Yoksa göreve başladığım yılda henüz 657 sayılı personel yasası uygulamaya geçmemişti ve günlük tam harcırah (üç öğün yemek ve otel parası) 10 liraydı. Yanlış görmediniz gerçekten on liraydı. Ne karnımız doyardı ne de yatacak yer bulabilirdik bu “sempatik ikmal“ler olmasaydı. Her şey bir yana biz “zorlukların orta yerinde mutlu olmasını biliyorduk” ve işimizi her koşulda severek yapıyorduk.

Sempatik İkmal mi, Hergele Meydanı (*8)nda mı yaşıyoruz ?

Bu cüce şubatın ne bitmez çilesi varmış bedenimi ve aklımı yoran (hatta yormaktan öte GVEden). Yaklaşık on günü oldukça ayaz geçince kalorifere ek olarak şöminenin ışıklı sıcağı beden yorgunluklarımı unutturdu. Ne var ki; evden çıkıp sola dönüyorum ve Bİ.CA market ikilisinden kıyaslama ile avantajlı alım yapmak için ağır aksak yürüyorum hafif çiseleyen yağmurun verdiği dinginlikle. Ayaklarım ağrımıyor; yüküm dönüşte on kiloyu geçiyor ve kollarımın ağrısını hissetmiyorum. Ne var ki; aklım kabul etmekte zorluk çektiği nankörlüklerle adeta sürmenaj öncesi deformasyonla dönüyorum eve. Dün yedi vekilin transferine (*9) bakınca iki şeye takılıyor aklım: İlki bu da mı “Sempatik İkmal” ; ikincisi “KılMer İkilisi Türevleri“nin oynaklıkları ki yine iki bağlantı gelişiyor zihnimde: Biri Tarantino’nun anlı şanlı filminin adı (*9) diğeri de Serdar’ın şarkısı (*10).

Şubat kısa, sözcükler uzun ve daha binbir söylenmemişi var beynimi zonklatan. Bu kadarla kalsın ve “Sempatik İkmal” ile zorlukların orta yerinde işini severek yapan ve rahmetli Nihat İyriboz’un eğitmenliğinde iz bırakan meslektaşlarımın “keyifli görev”lerine imrenerek yazımı bitiriyorum; çok şükür.

Yolunuz açık ve aydınlık olsun.

Öykücü


(*1) Dr.A.Zümreoğlu Akdeniz Meyve Sineği Projesi BORZEMLİLER.ORG – Bornova Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü Mensupları Derneği

(*2) Satışçının Mektubu https://www.copcu.com/2009/02/20/yasam-bufesinde-mektuplarin-gucu/ “.… Ben yıla çok tedirgin giriyorum… Geceleri dua ediyorum… Fakat Türkiye’de olabilecek ekonomik deprem hesaplarımda yok…İşte olan oluyor; sanki bütün sektörlerde deprem gerçekleşiyor… Kroke durumdayız… Bayılmak üzereyiz yani komaya girmek üzereyiz… Bir ışık var uzakta… Un var, şeker var, helvayı yapacak usta lazım. Artık usta da var. Bunu düşünerek hiç düşünmeden telefonu çeviriyorum…”.

(*3 ) https://www.copcu.com/2021/10/01/yasam-bufesinde-dogru-secimler/ “..“…Müziğin sesini duymayanlar, dans edenleri deli sanırlar (Nietzsche); … Between the idea and the reality; between the motion and act, falls the shadow ( The Fall, S1B3; Düşünceyle gerçek arasına, devinimle eylem arasına düşer o gölge);.. Dans eden bir yıldız doğurabilmek için insanın içinde uzlaşmayan bir yan olmalıdır (Nietzsche; The Fall S1B4);… Çok fazla yalan söyledin, doğruların izini kaybettim (Line of Duty, S4B5);…

(*4 ) https://www.copcu.com/2021/11/18/yasam-bufesinde-makarna-partisi/ “..“…Bir bedevi, devesine dolu iki çuval yükledi. Kendisi de çuvalların ortasına oturdu. Oradan geçmekte olan bir filozof onu lafa tuttu. Bedeviye yurdunu sordu, onu konuşturdu. Bu soruşturmayla güzel sözler söyledi, hoş ifadelerde bulundu. Ondan sonra bedeviye dedi ki: “Bu iki çuvalda ne var ?”. Bedevi “Bu çuvalda buğday dolu, diğerinde de kum”. Filozof “Buğdayı anladım da neden kum yükledin ?”. Bedevi “Buğday çuvalı tek kalmasın, kum çuvalı ona denk olsun diye”. Filozo “Akıllılık etseydin de buğdayın yarısını bu çuvala, yarısını da öbür çuvala koysaydı daha iyi olmaz mıydı ?Böylece hem çuvallar hafifler hem devenin yükü”. Bedevi bu fikri pek beğenip dedi ki: “Ey akıllı filozof ! Böyle ince düşünce, böyle güzel görüş sahibi olduğun halde, neden yaya ve arkadaşsız kalmışsın ?”…”

(*5) https://www.copcu.com/2025/02/12/yasam-bufesinde-keyifli-gorev/ “..Gazlı içecekler, bira vb meşrubatlar bölgemizdeki üretici firmalardan sempatik ikmalle sağlandı. Rahmetli meslektaşımız Prof.Dr.Nihat Aktan (*2)‘ın yine sempatik ikmal olarak verdiği fakültenin şarap şişelerini ters çevirip ışığa tuttuğumuzda şarap taşları kristal gibi parlayarak ağır ağır dibe iniyordu. Mükemmel bir etkinlik olmuştu. Elli yıl içinde neler neler yitirdik korkularımızın esaretinde.

(*6) Bol malzemoz https://www.copcu.com/2024/04/26/yasam-bufesinde-sus-reklam/ “..Ritmik Özgürlük (08.04.24 Zat-ı Muhterem > 13.04.24: Bol Malzemos >15.04.24 ): “Basit gibi görünüyordu soru ve iki seçenekli yanıtlardan “hangisi doğru ?” finalinde görüş birliği oluşmadı. Bol Malzemoslu Bayram sofrasında, vakit gecenin yarısına ulaşırken ve alkol zirve yapmışken onu aşkın kişinin tartışması soru sahibini tatmin etmedi. Telefonla uzaktaki yakınlara ulaşıldı. Yetmedi. Yapay Zekaya soruldu. O da benimle aynı görüşteydi. Soru şuydu:”Alışmak mı yoksa sevmek mi daha zor ?“. Benim yanıtım “Alışmak“tı. Çünkü sevmek kolaydı ve sevdiğine, sevdiğinin sevdiklerine, sevdiğinin alışkanlıklarına, arzu ve isteklerine uyum sağlamak, alışmak ise emek, çaba ve zaman istiyordu. Selami Şahin’in şarkısı da aynı görüşteydi: “Alışmak sevmekten daha zor geliyor”. Şarkıyı söyleyen sanatçıları incelerken Behiye Aksoy’dan Aşkın Nur Yengi’li Rubato‘ya ulaştı yolum ve…”

(*7) Mehmet Reşat Aysu, bilhassa saz semaisi besteleriyle bilinen Türk bestekârdır. Ayrıca şarkı, peşrev, oyun havası gibi Türk mûsıkîsi formları da dâhil, üç yüzden fazla eser bestelemiştir. 1932 yılında Darüşşafaka Lisesi’ni, 1936 yılında da Ankara Ziraat Fakültesi’ni bitirmiştir. Vikipedi

(*8) Hergele Meydanı: Askerlik bitti ve Ankara’da iş aramaktayım. Otelden çok hana benzeyen Ankara’nın “Hergele Meydanı”nda köhne bir mekanda konaklamıştım (1970)… “Henüz İncesu Deresinin ıslah edilip üstünün asfaltla kapatılmadığı yıllarda; ölümü yaklaşmış olan yaşlı atların serbest bırakılıp gezdiği, bataklık ve çayır karışımı bir alanda bulunan meydana başlarda Hergele Meydanı denmiştir.

(*9) https://www.gazetegercek.com.tr/gelecek-partisi-nden-ak-parti-ye-7-transfer/143642/ “09.082024 Gerçek Gazete haberi: Parti değiştirmeyi reddeden iki isim ise hukukçu SYÖ ve İstanbul milletvekili Doğan Demir. İkili, geçiş kararına sıcak bakmadıkları yönünde kesin bir tutum sergiliyor. Ayrıca, Sema Silkin Ün’ün de kararsız olduğu belirtiliyor. Bu gelişmeler, siyasi arenada önemli değişimlerin habercisi olabilir (altı ayda neler değişti ???) 

(*10) Soysuzlar Çetesi, Quentin Tarantino’nun yazdığı ve yönettiği 2009 yapımı film. Tarantino, II. Dünya Savaşı sırasında geçen filmin ismi için, İtalyan asıllı yönetmen Enzo Girolami Castellari’nin 1978 yapımı olan filmi Quel Maledetto Treno Blindato’dan ilham aldı. Vikipedi

(*11) https://www.youtube.com/watch?v=AbmdIKp_kZI